Gölgede Kalan Sorular: Hayri Esmer ile Söyleşi
Hayri Esmer, resim, baskıresim ve enstalasyon alanlarında üretim yapan bir sanatçıdır. Yapıtları, çizgi, renk ve mekânsal gerilim aracılığıyla çağdaş yaşamın katmanlı yapısını sorgular.
Sanat pratiğinde çizgi, renk ve yüzey arasındaki etkileşim, yalnızca biçimsel bir düzenleme olarak değil, aynı zamanda kavramsal bir yapı olarak ele alınır. Resim yüzeyi, titreşim, yoğunluk ve katman düzeni gibi güçlerin bir arada bulunduğu gerilimli bir alan olarak kurgulanır. Eserleri ise, çağdaş kentsel yaşamın belirsizlikleri ve gerilimleri içinde ortaya çıkan kırılgan yapıların görsel bir incelemesi olarak okunabilir.
Aşağıdaki söyleşi, 20 Ocak 2026 tarihinde sanatçının Eskişehir’deki atölyesinde gerçekleştirilmiş olup Esmer’in üretim sürecine ve gelişen sanat pratiğini biçimlendiren düşünsel çerçeveye odaklanmaktadır.
Hatice Bengisu: Bir eserin oluşum süreci sizde nasıl gelişiyor? Bu süreci, uygulama pratikleriniz, düşünce akışınız ve mekân–zaman deneyiminiz bağlamında nasıl tanımlarsınız?
Hayri Esmer: Bu süreç elbette esere bağlı olarak değişken olabiliyor Ancak genellikle yapmış olduğum ön hazırlık planlamasının gereklerine göre ilerliyorum. Tema, kurgu, malzeme, renk gibi araçların nasıl kullanılacağı; biçimsel yapının hangi stratejiye göre inşa edileceği; nihayetinde etkinin ne olacağını öngörmeye yöneliktir. Süreç boyunca da eserin olası alternatiflerini ve bu değişim potansiyelini göz ardı etmeksizin ilerliyorum. Çünkü eserin oluşum sürecini sadece teknik uygulama, biçim verme, boyama ya da malzemeyi biçimlendirme olarak görmüyorum. Bu adımların ve süreçlerin tümü aynı zamanda anlam oluşumunu da doğrudan etkilediği için sanatçının denetimi kaçınılmaz olmalı. Yani biçim-anlam oluşumu birlikte meydana gelmekte, iç içe geçmekte ve süreç ilerledikçe, yeni biçimsel oluşumlar esere dahil olurken, anlam yeniden oluşmakta ve öncekinden farklılaşmaktadır. Biçim anlam arasında bir eşzamanlılık ve paralellik sanatçıda önemli bir gerilim nedeni olur. Biçimsel oluşumların amaçlara uygunluğu önemli. Çünkü biçimin nasıl inşa edildiğini ve bu inşanın kültürel çağrışımları benim için önemli.
Sonra tüm bunlara şunu da dahil etmek zorundayız: eserin oluşum sürecinde, dış dünya ile bağlantımız ve düşünme süreçlerimizin stabil olmadığı hakikati. Dolayısıyla nadir de olsa, her şeye rağmen bu süreçte edindiğimiz yeni bir deneyim bakış açımızı yeni baştan oluşturmamızı ve revize etmemize neden olabilir. Ya da o an aklımıza gelen yeni bir biçimsel deneme ve ilişki şekli kurmak isteyebiliriz. İlişki şeklini önemsiyorum. Çünkü benim resmim bir ilişki ağı üzerine kurulu bir yapılanmadır. Bunun zaman ve mekanı da içeren katmanlı bir süreç olduğunu unutmamak lazım. Sözgelimi eser üretimine verdiğiniz ara ve oluşan boşluk onunla ilişkimizi değiştirebilir. Ben uzun zaman ara verdiğim ya da sonra tamamlarım diye kenara bıraktığım hiçbir eseri tamamlayamıyorum. Daha doğrusu, bıraktığım zamanki düşüncelerime göre tamamlayamıyorum. Elbette bitiriyorum, ancak o artık eski deneyimin, eski ruh halinin hiçbir özelliğini taşımıyor. O nedenle benim eserle kurduğum ilişki, onunla her karşılaşmamızda zamana bağlı olarak onu yeniden düşünmemin, onu yeniden yapılandırmamın, yeni bağlantılarla yeni anlam katmanlarını oluşturmak istememin gereklerine göre şekillendiğini belirtmem gerek. Eser beni böyle provoke ediyor, zorluyor. Eser ile yaşanan bu ilişki, öyle ya da böyle bir nokta da bitiyor; ona ekleyebileceğim kazandırabileceğim, onu dünüştürebileceğim bir önerim kalmadığında, eser benim için bitmiş oluyor. Aslında burada ‘biten’ ya da ‘tükenen’ sanatçıdır, diye düşünürüm hep. O nedenle son yoktur aslında, o belli bir bağlam ve zaman sürecinde tükeniştir. Kanaatimce sanatçı yaratıcılığının sınırı dediğimiz yer de burasıdır. Yani esere yeni bir bağlam ve değer kazandıramadığımız dolayısıyla durduğumuz yer yaratıcılığımızın tanımlandığı sınırdır. Bunun ötesi ‘o sanatçı’ tarafından tercihlere dönüştürülemeyen muğlak, belirsiz tanımlanamayan bir alandır ve ‘o’ sanatçı için bir anlam taşımamaktadır.
Hatice Bengisu:Eser öncesi zamanı ve eser uygulama sürecindeki zamanı, Didi-Huberman’ın söylemiyle bir “eser zamanı” olarak düşündüğümüzde, eser öncesi zaman yaratım sürecinizde nasıl bir anlam kazanıyor? Bu zamanın uygulama süreciyle ilişkisini nasıl yorumlarsınız?
Hayri Esmer: Evet Huberman’ın bu bakışı önemli… Eserin katmanlı yapısına ve öteki zamanlarla ilişkisi üzerinden bir çoğulluk üretilmesinden bahsediyor. Aslında az önce eser oluşumu ile ilgili ifadelerimin bir kısmında, kararsızlık, zamana bırakma, farklı zamanları biriktirme, katmanlar, yaptıklarıma kuşkuyla bakma, sürprizlere yer açma gibi düşüncelerimden bahsetmiştim. Tüm bunlar eserin sadece üretildiği zaman süreci ile açıklanamayacağını, bunun dışında pek çok zamanın çakıştığı bir alanda var olabileceğini göstermektedir. Bu oldukça karmaşık ve pek çok farklı unsurun iç içe geçmiş olduğu ve çatıştığı bir durum. Eser için yola çıkarken birçok veriye, deneyime ve öngörüye elbette sahibiz. Bunlar, yön belirleyici olabilir. Ancak süreç o kadar da yalın ve pratik değildir. Bu bazen, gerçekten de her şeyin bu deneyimlerimize göre ve planlandığı gibi sonuçlanan bir yolculuk da olabilir. Ancak bu deneyimlerin çok ötesinde, zaman içinde bilinçaltının, anlık çağrışımların, kestirilemeyen tasavvurların, rastlantıların yön verdiği bir durum da olabilir. Bu da çoğu kez çalkantılı, çatışmalı ve gelgitli bir süreçtir. Aslında yapıta bitti dediğimiz zaman, çoğu kez o anki ruhsallığımızla doğrudan ilgili. Benim için bu hal, yeni deneyime açık olma halidir. Dolayısıyla da benim, eser ile ilişkim, fiziksel olarak orada bulunmamdan çok zihin olarak nerede bulunmamla ilgili. Bu anlamda ‘eser zamanı’ bu yolcuğun karakteri ile ilgilidir. Bu bağlamda düşündüğümde benim için eserin zamanı, onun üretim tarihi değil, imgelerin sahip olduğu anlam katmanların, deneyimlerin, sanatçının sahip olduğu birikimlerin tarihidir.
Hatice Bengisu:Günün hangi zaman dilimlerinde çalışmak sizin için daha verimli oluyor? Ne tür unsurlar esere başlamanız için sizi motive ediyor? Süreç sezgisel bir iç ritimle mi ilerliyor, yoksa belirli bir çalışma disipliniyle mi gelişiyor?
Hayri Esmer: Atölyede bulunmam gereken bir saatim ve zaman dilimim yok. Böyle bir planlama yapamıyorum. Kendimi hazır hissettiğimde başlıyorum. Bu kahvaltıdan önce olabildiği gibi, sonra da olabiliyor; hatta gece de olabiliyor. Zaman açısından pek disiplinli bir çalışma düzenim yok. Atölyem, evimin üst katında… bunun tüm avantajlarından yararlanıyorum. Yatağa girmek üzereyken bile son anda karar değiştirip atölyeye çıkabiliyorum. Bu müthiş güzel bir şey. Bu istisnai durumların dışında genellikle çalışmak için geniş bir zamana ihtiyacım oluyor. Çalışacağım zaman tüm günümü atölyede geçiririm, dışarı çıkmam. Gündüzleri okula gitmek zorundaysam, akşamları ve hafta sonları çalışırım. Zaman farkı gözetmeden üretim yapabilme olanağının sanatçıyı verimli kıldığını düşünüyorum.
Eserin başlamasında motivasyon faktörleri, çeşitli olabiliyor. Ama özetle şöyle söyleyebilirim; genellikle gündelik beni etkileyen, önemli gördüğüm, bana malzeme olabilecek ve ilgimi çeken düşünce ve çağrışımlardan hareketle sık sık, çizimler, taslaklar, krokiler şeklinde görsel notlar alırım. Bunlar herhangi bir zamanda aklıma gelen bir düşünce, konu, kavram, biçim ya da imge olabiliyor. Ama genellikle bunları bir tarafa atar bekletirim. Hemen uygulamam. Böyle işlenmeye hazır çok notlarım var. Bazen bu çizdiklerim zihnimde olgunlaşır, çoğu zaman da unuturum. Ara ara, ya da çalışacağım zaman birikmiş bu çizimlere tek tek bakar, yeniden değerlendiririm, bunlar benim için hala değerli mi? Buradan ilerleyeceğim bir şey var mı? diye. Var ise onu tekrar masaya alır, detaylandırarak uygulayacağım noktaya getiririm. Görsel etki, kavramsal yapı, malzeme tercihi, kurgu ve biçimsel yapıya bu aşamada karar veriyorum. Olabildiğince değiştirmeyeceğim bir kurguyu daha baştan belirlemem gerekiyor. Çünkü bazı kompozisyonlarda -özellikle büyük tuvallerde- sonradan değişiklik yapmak zor olabiliyor. Ancak her şekilde değişiklik kaçınılmaz hale de gelebiliyor. Ben duraksayarak çalışmaya devam ederim. Ve her duraksamada kurguyu, ilişkilendirme ağını, rengi tekrar gözden geçiririm. Olası değişiklik söz konusu ise gerekli müdahaleleri yaparım. Eser tamamlanana kadar da bu devam eder… Tabi tüm bunlar genel rutin için geçerli…
Benim için en heyecan verici şeylerden birisi, gündelik yaşamdan bu notları almak ve bunların biçimsel açılımlarını denemektir. Kendime alternatif kurgu seçenekleri oluşturmadan genellikle esere başlamam. Çünkü seçenekler bana tercih etme hakkı verir. Bu da farklı veriler, teknikler, malzemeler, boyutlar, seriler halinde alternatiflerin ortaya çıkmasını sağlar. Çoğunlukla yeni alternatifleri düşünme arzusu, başladığım bazı işlerin devamını olanaksız hale getiriyor. O nedenle bazı serileri yarım bırakabiliyorum. Aslında böylece sadece uygulamak istediğim notlarımın deneme versiyonlarını yapmış oluyorum. Merakla beklerim sonucun ne olacağını… Bu işin en keyifli yanı oluyor… bu nedenle de birçok işin, denemelerin devamını gerçekleştirme fırsatım olmuyor maalesef. Çalışma şeklim, çok detay gerektirdiği ve zaman aldığı için işi bitirmem genellikle zaman alıyor. İşçilik yönü çok fazla ve ağır… Hızlı ve anlık, seanslı işler çıkarmak ne yazık ki bende mümkün olmuyor. İşleri tamamlayamazsam, bir kenara bırakıyorum. Bu bazen aylarca hatta yıllarca bile bekleyebiliyor. Böyle bekleyen çok işim var. Sonra dönüp ele aldığımda da çok farklı bir şeye de dönüşebiliyor.
Hatice Bengisu:
Sanat pratiğinizde “atölye” kavramı nasıl bir düşünsel ve estetik alan olarak konumlanıyor? Atölyeyi yalnızca bir üretim mekânı olarak değil, aynı zamanda düşüncenin kurulduğu bir alan olarak düşündüğümüzde; sizin için düşünce ile duyumsama arasındaki ilişki bu mekânda nasıl şekilleniyor?
Hayri Esmer: Atölye kuşku yok ki çok farklı anlamlandırmaları içinde barındıran bir mekan. Evet her şeyden önce bir ‘mutfak’…. üretim alanı, sanatçının inzivaya çekildiği yer, özgürlüğünü inşa ettiği mekan gibi değerlendirmeler yapmak mümkün. Bunların hepsi doğru. Ama benim için daha çok kendi geleneğimle yeniyi inşa etme arzusunun kıyasıya çatıştığı, belirsizliğin kol gezdiği, yoğun gerginliğin yaşandığı ve kararların çok zor verildiği bir düşünme alanı. Üzerimde yoğun baskıyı hissettiğim, gerilim üreten, tereddütlerin zirvede yaşandığı bir ortam aslında. Olasılıkların bitimsiz olduğu bir dünyada tercih yapmaktan kaçamadığımız bir yer. Sadece eserin üretim öncesi ve üretim süreci değil, hep böyle. Çünkü orası böyle bir ortam, mutlak bir güven için risk, kuşku ve tereddütlerin bertaraf edilemediği bir yer.
Bu gerilim ve yoğunluk karşısında, sıklıkla kısa aralıklarla atölyeden uzaklaşmayı tercih ederim. Kopmak ve dışarıdan bakmak ve yeniden düşünmek için bunu önemserim. Bu anlarda en çok da unutmayı tercih ederim. Yeniden başlamak için. Benim için atölye bir bakıma bildiğim pek çok şeyi bilinçli olarak unutmayı istediğim bir yer. Unutmak isterim, çünkü bilginin aynı zamanda beni ‘kısıtlayan’ özgür olmamın önünde bir ‘engel’ gibi durduğunu da düşünürüm bazen.
Unuttukça yüklerden kurtulacağıma, hafifleyeceğime ve olası etkilerden kendimi sıyırarak, daha fazla kendim olacağımı düşünürüm. Bu noktada unutmak benim en çok ‘beslendiğim’ kavram. Gündelik hayat için de böyle. Benim için bilgi, tekrar ve tekrar düşünülmesi gereken, gözden geçirilmesi gereken bir şeydir. O nedenle unutmanın hafızayı ‘gençleştirdiğini’ ve gereksiz şeylerden arındırdığını düşünüyorum. Bu anlamda ulaşılacak saflığı, yalınlığı ve sadeliği önemli buluyorum. İşte atölye beni gündelik hayatın sıradanlığından kurtaran bir yer. Hayattan ‘uzaklaştırarak’ hayata dair düşünceler, yorumlar geliştirmeye çalıştığım bir yer.
Hatice Bengisu:
Eserin oluşum sürecinde “bekleme”, “vazgeçme” ya da “yeniden başlama” gibi deneyimleriniz oluyor mu?
Hayri Esmer: Tabii ki…. Öncelikle bu süreci yaşarken bir kararsızlık yaşadığımı itiraf etmem lazım. Bu da vazgeçmeme yol açabiliyor. Özeleştiri bende çok güçlü, böylece eserden beklentim de yükseliyor. Bu da onları beklemeye bırakmama yol açıyor. Bu şekilde beklettiğim işlerden vazgeçtiğim de oluyor, yeniden başladığım da… Eğer beni motive eden düşünce anlamını yitirmişse, tamamen vazgeçiyorum. Ancak mevcut olan, yeni fikirlerle değerli kabul edeceğim bir noktaya evrilme olasılığı var ise onu yeniden ele almaktan çekinmiyorum. Önceki ile uyumlu olmak gibi bir düşüncem olmuyor. Tersine bu çoğu zaman farklı zamanları bünyesinde taşıdığı için, sürprizli bir organizmaya dönüşüyor. Biçimsel olarak bana yeni olanaklar sunduğunu düşünüyorum. Zamansal farkın görülebildiği, kendiliğinden ortaya çıkan ilginç ilişkilendirmeler de yeni seçeneklerin kapısını aralıyor. Sözgelimi ‘Kendisi ve Gölgesi’ serisine böyle başlamıştım.
Hatice Bengisu:
Eserleriniz katmanlı, geçirgen ve girift bir görsel yapı ile öne çıkıyor. Bu çok katmanlı yapının kurulmasında tasarım ve eskiz süreci nasıl işliyor; eskiz, düşünsel üretiminizi nasıl etkiliyor? Eskizlerinizi daha çok dijital ortamda mı gerçekleştiriyorsunuz, yoksa süreç ağırlıklı olarak kâğıt–kalem ilişkisi üzerinden mi ilerliyor?
Hayri Esmer: Öncelikle şunu söylemeliyim ki, katmanlı hal ilgimi çekiyor ve benim çalışma şeklime çok uygun bir yöntem. Biçimlerin üst üste yığılması, arka tarafta bir şeylerin gizli varlığı ve oranın boş olmadığı düşüncesini vermek değerli gördüğüm bir şey… Bir metafor olarak da ilgimi çekiyor: kendisinin, görüntüsünden çok farklı olması, ondan daha fazla bir şey olması merak duygumu diri tutuyor. Mümkün olsa sadece kendisini değil, onun bağlantılı ve ilişkili olduğu, onu etkileyen faktörlerle birlikte, onu oluşturan tüm yönleriyle birlikte vermek isterim. Çünkü şeyler, sadece o anda göründüğünden ibaret değildir. Onların hem zamansal hem de özelliklerine ilişkin farklı katmanları vardır. Katman, bana göre ‘an’ı ve ‘şey’i onu oluşturan ve var eden bütün bileşenlerle, bütün ilişkilerle birlikte duyumsama girişimidir.
Sözgelimi ‘Kendisi ve Gölgesi’ ve ‘Örtme/Kapatma’ dizilerinde bu paradokslar üzerinden ilerledim. ‘Örtme/Kapatma’ dizisinde, tuvali ikiye bölerek her iki yarısına, aynı imgeyi, birisini boyayarak, diğerini çizgi ile çizdim. Daha sonra boyayarak oluşturduğum imgenin üstünü, katmanlar halinde üst üste gelen çok sayıda farklı renklerde çizgilerle, imge görülür özelliğini kaybedene kadar kapattım. Sonuçta resmin her iki yarısında da aynı imge vardı. Bakıldığında ise yalnızca birisi görülüyordu, öteki ise, var olduğu halde görülmüyordu. Günümüzde hakikat ve görülür olmak üzerinde çok konuşulan bir mesele… bu seriyi, hakikat ve görünürlük ilişkini ele alan ona bir yorum getirme çabası olarak düşünmüştüm.
Eskiz kullanımına gelince: evet eskiz kullanıyorum, ancak duruma göre. Ayrıca bu çok eskilerden beri böyle, sözgelimi eski gravürler, Ardışık Örüntüler, Derme Çatma, Sistem Arızası, Labirentler gibi dizilerde eskiz kullandım. Labirentlerden kalan çok sayıda eskiz var elimde hem dijital hem de kağıt üzerine çizilmiş olarak. Ancak, Bağdata Ağıt, Pencereler, Süreksizlik, Kendisi ve Gölgesi, Örtme/Kapatma, Parçalı Olma Hali, Megastar serilerinde de kullanmadım. Eserin akışındaki belirsizliği ve kendiliğindenliği de önemsiyorum, ama çalışma şeklim ve tekniğim itibariyle nihai etkisini riske etmemek için kurguyu planlamam gerekiyor. Eskiz kullanımını bu nedenden dolayı tercih ediyorum. Aslında eskizden, unsurların yüzeydeki yeri, büyüklüğü/oranları ve ilişkileri itibariyle nasıl bir yapı oluşturacakları yönünden yararlanıyorum. Yani mimari gibi, yapının inşa sürecindeki omurgası/iskeleti gibi bakıyorum. Sözgelimi Labirentlerdeki bulmacamsı, düzensiz, beklenmeyen, iç içe geçen yapısal özelliklerin ilişkileri önemsediğim ve eser bittiğinde de var olmasını istediğim için bunların kurgusunu riske atmıyor, dolayısıyla önceden eskizin yardımına başvuruyorum. Bu eskizlerde renk, ton, çizgi gibi unsurlara yer vermiyorum. Burada söz konusu yapının, daha çok tuval yüzeyi ile orantısal ilişkisi beni ilgilendiriyor. Bu, büyük boyutlu resimlerde biraz zorunluluk gibi bir şey. O nedenle formun, tuvalin hangi bölgesine hangi büyüklükte ve hangi açıyla yerleştirileceği, ön arka ilişkileri, planlar, orantısal olarak önemli oluyor. Yani biraz eserin büyüklüğüyle ilgili aslında. Eser büyüdüğünde bu tür geometri ve yapısal elemanlarda rahatsız edici şeylerin oluşmaması adına tercih ettiğim bir yöntem. Bunun dışında eserin seyrinin o anki reflekslerime göre yönlenmesi daha tercih ettiğim bir şey. Önceden kestirememek, bazı şeyleri rastlantıya bırakmak daha sürprizli oluyor. Bu yönü de seviyorum. Bir bulmaca gibi geliyor bana, öne ve arkaya biçimler eklemek, silmek, boşluk yaratmak, yeniden düzenlemek, üstüne çizgiler eklemek. Biçimleri, birbirine ekleyerek büyütüyor, genişletiyor ve inşa ediyorum yapıyı.
Hatice Bengisu:
Biçimin oluşum sürecinde sezgisel kararlar ve rasyonel düzenlemeler arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Hayri Esmer: Böyle bir çatışma veya ikilem karşısında kaldığımda, eserin etkisini öncelerim. Yani hislerime güvenirim. Hislerimle onaylamadığım hiçbir işime aradan uzun süre de geçse sıcaklık duyamıyorum. Eser ile aramda oluşan duygusal yakınlıktan ödün vermem. Ancak bu rasyonel olmayı dışladığım anlamına gelmez. Ben eserlerim üzerinde hem, önceden, hem gerçekleştirme anında hem de bittikten sonra düşünmeye devam ederim. Düşünerek vardığım sonuçları önemserim. Bu anlamda kuşku yok ki her ikisinden yeteri kadar yararlanmaya çalışıyorum. Rasyonellik üzerinden yaptıklarımı anlama/analiz etme, muhakeme etme ve kurgusal tutarlık açısından; sezgi üzerinden de keşif ve son aşamada ikna olma yönünde yararlanıyorum. Yani nihai aşamada sezgilerime güveniyorum diyebilirim. Ya da işin özelliği gereği bazen sezgisel bazen de rasyonel tutum işlerimin üretiminde etkili olur.
Hatice Bengisu:
Gravür, boya resim ve üç boyutlu çalışmalarınız arasında belirgin bir geçişkenlik görülüyor. Bu disiplinler, üretim pratiğinizde birbirini tamamlayan alanlar olarak mı okunmalıdır? Bu alanlar arasında seçimlerinizi hangi ölçütlerle yapıyorsunuz? Bu disiplinler, üretim biçiminizi ve düşünsel yöneliminizi nasıl etkiliyor?
Hayri Esmer: İşlerim arasında böyle bir geçişkenliğin ve bağın algılanıyor olması beni mutlu ediyor. Uzun zamandır sanatçı kavramını, bize öğretildiği gibi tek bir disiplinin penceresinden bakan kişiden belirgin şekilde ayırarak baktığımı söylemeliyim. Böyle olunca, bütün disiplinler ve malzemeler sanatçı için araçsallaşıyor. Ben de öyle bakıyorum. Benim için de biçimsel arayışın, yeni formlarına olanak tanıdıkları için heyecanlandırıcı oluyor…. özellikle de üç boyutlu işler… benzer kavramları farklı malzemeler ve araçlar ile ele almak yeni biçimsel olanaklar sunuyor bana. Ve tabii ki dediğiniz gibi birbirini besliyor. Çünkü aynı kavram hakkında çoklu düşünme olanağı sağlaması ve farklı biçimsel perspektifler sunabilmesi, bütüne dair daha kuşatıcı bakışın kapısını aralıyor. Bu anlamda elbette besleyici… Aslında üretirken olabildiğince özgür bir haleti ruhiye içinde oluyorum. O nedenle benzer sorunların farklı malzemeler, teknikler ve araçlar ile yapmak istememin nedeni, sorunu etraflıca ve farklı açılardan/yönlerden görme olanağı sunmak. Alanlar arasında gezinirken benim için kriter, kendi doğama ‘uygunluk’ olduğunu söylemeliyim. Sahip olduğum birikimler ile yapmayı düşündüğüm şeyin birbirine uygunlu üzerinden yol alıyorum. Kendi dünyamı kurmaya çabaladığım bir dönemde, benden önce oluşturulan hiçbir kriterin, bakışın benim için önemi yok. Bana göre sanat, en geniş anlamıyla hiçbir araç ve malzeme sınırı tanımaksızın bireyin kendi deneyimini kalıcı hale getirmesidir. Zihnimden elbette çok şey geçer. Ancak kabullenebileceğim ve kendime ait kılabileceğim şeylerin peşine düşüyorum. Kendi deneyimim olması, beni heyecanlandırması ve öngörülerim ile uygun olması benim için en önemli kriter olmalı diye düşünüyorum. Bu anlamda doğal olarak tercihlerim, düşüncelerimi ve yönelimlerimi doğrudan etkiliyor. Onlara farklı perspektiflerden faklı açılardan bakarak aynı şeyleri yeniden düşünüyorum. Yeniden düşünmeyi önemsiyorum. Anacak o zaman biçimsel bir açılım sağlanabileceğine inanıyorum. Nihayetinde, sanat da özü itibariyle yeni bir biçim, form ve imge arayışı değil midir? Ayrıca her disiplin ve malzeme kendine has özellikleriyle anlam ve duygulanım evrenimizi yeniden inşa etme olanağı veriyor bize… sanatçının bundan kaçması olanaksız. Bu anlamda farklı disiplinlerin, farklı malzemelerin, farklı araçların daha etraflıca düşünmemizi, bizi zenginleştirdiğini ve en önemlisi de ruhsal dünyamızın daha derinlikli yüzünü açığa çıkarttıklarını düşünüyorum.
Hatice Bengisu: Bu geçişlerden söz etmişken, malzemenin düşünceyi yönlendirdiği zamanlar oluyor mu? Yoksa düşünce mi malzemeyi biçimlendiriyor?
Hayri Esmer: Bazen kenarda duran, kendine has özelliği ve anlam yaratma potansiyeli taşıyan malzemeyi kullanma arzusu, bende onlara dair bir şeyler üretme eğilimi oluşturuyor elbette. Hazır malzemeler, bağlamı ve ilişki şeklimiz değiştiğinde yeni anlam üretimine kaynaklık ederek değerli bir hal alabiliyor. Ancak bunu yapmaya hazır ve eğilimliysem oluyor bu. Bu malzemenin istisnai durumlarının dışında tahrik edici etkisi olduğuna inanmıyorum. Çünkü malzeme genellikle tercih edilen ve seçilen bir araçtır. Amacıma hizmet etmesi halinde önem kazanabilir. Dolayısıyla düşüncenin malzemeyi belirlemesi, biçimlendirmesi kaçınılmaz hale geliyor. Ağırlıklı olarak da anlam ve biçim ilişkisine katkı sağlayacak malzemeyi tercih ederim.
Hatice Bengisu:Tuval resimlerinizde çizgi ve renk temel ifade araçlarınız. Bu araçları seçmenizin nedeni nedir? Çizgi ve rengin taşıdığı hafıza sizin için ne anlam ifade ediyor?
Hayri Esmer: Resmi oluşturan bütün bileşenler kuşku yok ki ifade araçları, ancak çizgi ve rengin bende ayrıcalıklı bir yeri olduğunu söylemem gerek. Çizgi benim için iki açıdan önemli, birincisi: çizginin hemen herkes için, çok eskilerden beri dilin en temel ifade aracı olmasından ötürü, üzerinde düşünmeyi hak ettiği kanaatini taşıyorum. Onu farklı amaçlarla inşanın yeniden bir unsuru yapmak; alışılmışın dışında kullanma seçeneklerini araştırmak benim için önemli. Bundan ötürü onun kullanım şeklini değiştirerek işe başladım. Onun en temel özelliği dış dünyayı tasvir etme, biçimleme niteliği idi, yani nesneyi, soyutlama özelliği. Bu noktada şu soruyu kendime sordum. Onu olası bütün anlam yaratıcı niteliklerinden ne kadar sıyırabilirim? Bu soruyu, ‘salt kendisi olarak’ şeklinde bir cevap verilebilirsem, onun nötr halini bulabilecektim. Soyut ile buluşmam da böyle gerçekleşti aslında. Yani çizgiye yeni bir boyut kazandırma çabam beni soyut ile buluşturdu denilebilir. Biraz rasyonel bir tutum oldu bu. İkincisi ise; çizginin yoğun ve istiflenmiş yapısının bende derin bir ruhsal duygulanım yarattığını hissediyorum. Beni ona çeken bir şeyler oluyor. Her baktığımda bu duygulanımı duyumsamak beni ona daha fazla bağlıyor. İstiflenmiş ve katmanlaşmış çizgi kümesinin oluşturduğu biçimlemelere karşı oluşsan istemsiz sempati beni duygusal olarak ona bağlıyor. Bu ilgi, aklın kontrol edemediği bir şey. Çünkü bu biçim, benim için hem gösteriyor hem de saklıyor; bu benim için çok gizemli… Öte taraftan sorunuzun renk ile ilgili kısmı hakkında şunları söyleyebilirim. Renk bir taftan bu bahsettiğim ruhsal duygulanımın bir parçası olarak sempati duyduğum bir araç, öte taraftan onu çağdaş toplumun çok önemli bir göstergesi olarak görüyorum. Günümüz gösteri dünyasının bir hafızası gibi. Bu hafıza çok şey saklıyor içinde. Renk, Pop Art’tan başlayarak, yavaş yavaş toplumun bütün hücrelerine sızdı. Daha doğrusu tüketim kültürünün ve reklam dünyasının çok önemli bir enstrümanı oldu. Hatta öyle ki, gerçeğe uygun olmayan veri üretiminin, hakiki olmayan, abartılı bilginin kaynağı oldu. Ya da başka ifadeyle gerçekliğin üstünü örten onu saklayan bir araç oldu. Günümüzün yapaylığını da anlatan en iyi araçlardan birisi… Dolayısıyla renk, günümüzde hakiki olmayan bir dünyanın inşasında kullanılan çok önemli ve aynı zamanda kaçınılmaz bir araçtır benim için. Yani eleştirel bakışımı besleyen bir enstrüman. Bu bağlamda resimlerimdeki renk tercihimi bu hakikatten bağımsız düşünmenin bir eksiklik olacağını düşünüyorum
Hatice Bengisu:İlk seriniz ‘Çizgisel Örüntüler’de rengin çizgiyle özdeşleşerek hareket ve titreşim ürettiği; ‘Labirentler’ serisinde rengin yüzey, hacim ve mekân kuran bir yapıya evrildiği, ‘Kendisi ve Gölgesi’ serisinde ise bu iki yaklaşımın aynı kompozisyon içinde bir arada var olduğu dikkat çekiyor. Çizgi–renk ilişkisindeki bu dönüşümü nasıl değerlendirirsiniz?
Hayri Esmer: Şöyle düşünüyorum. Ben çizgiyi tüm çalışmalarımda biçimsel arayışın bir parçası olarak görüyorum. Diğer tüm biçimlendirme unsurları gibi…. Biçime ilişkin yeni bir yoruma katkı sağlayan bir unsur. O nedenle çizgi kullanımımdaki dönüşümler, onun farklı gerçekliklerini ve biçim oluşturma potansiyelini ortaya koymaya yöneliktir. İlk çalışmalarımda çizgi, hem bir yüzey örgüsü oluşturarak kendime has karakteristik bir yapı oluşturuyor, hem de kavrama uygun imgeleri biçimlendiriyordu yani bir biçimleme unsuruydu. Doğal olarak üst üste binen farklı renklerdeki çizgiler gözde titreşimler ve kıpırtılar yaratmış oluyor idi. Bu resimlerde, çizgi çok belirgin şekilde resmin merkezindeydi. Neredeyse ana sorun gibi bir şey idi. Labirentlerde ise, resmin mimarisini ve mekanı öne çıkartmayı arzuladım. Esas yapıyı bu mimari oluşturuyor idi. Çizgi, bu kez renk ile birlikte mimarinin sertliğini katılığını yok eden bir şiirsellik ile öne çıkıyor idi. Yüzeye bir hacim katıyor, yarattığı titreşimlerle rengin kromasının daha yoğun algılanmasını sağlıyor ama esas işlevi ince yapısından kaynaklanan bir lirizm inşa etmesi. Bu da mimarinin katı ve kaba yapısıyla birlikte hem bir karşıtlık oluşturuyor, hem de onun bu yapısını, lirizme açık hale getiriyor. ‘Kendisi ve Gölgesi’ serisinde ise, durum diğer ikisinden farklı. Burada çizgiyi, renk ve biçimden bağımsız bir unsur olarak yüzeyde durmasını istedim. Bakıldığında, çizginin biçimlerin dışına çıktığı, kaymaların olduğu, çoğu kez onların üstünde durduğu ve biçimlerle bir örtüşmenin olmadığı görülecektir. Elbette çizgi de bir biçim oluşturmaktadır, ancak bu seride, çizgini belirgin şekilde renk ve onun alanından koptuğu ve bağımsız bir unsur olarak yüzeyde durmasını istedim. Bu kuşku yok ki yukarıda bahsettiğim, biçimsel ve kavramsal arayışımın bir tezahürü idi. Bu kopmadan kaynaklı biçimsel arayışa, salt çizgiyle devam ettiğim, işler de yaptım. ‘Örtme Kapatma’ resimlerinin ikiye ayrılmış bir yarısında, renk yüzeyinden ayrılmış salt çizgiler vardır. Bu dönüşümün doğrusal bir değişim olmadığını, benim bir biçimsel arayışımın, biçimsel yorumun ve bunların ilişkilendirilmesi ile ortaya çıkan bir durum olduğunu belirtmeliyim.
Çizgiyi ve rengi resmin yapısal unsurları olarak görüyorum. Elbette iç içe geçtiği birbiriyle ilişkileri itibarıyla bir geçişkenliğe sahip olduğu söylenebilir. Çizgiyi de bir resmi oluşturan bir unsur olarak düşünüyorum. Olabildiğince diğer unsurlardan bağımsızlaşan bir unsur. O nedenle daha çizmeye başlamadan ‘çizginin rengi nasıl olmalı? Sorusuyla başlıyorum. Ve kullandığım bütün çizgilerin doğal olarak bir rengi vardır. Bu haliyle resmin bütünlüğünün gereksindiği renk ne ise oradan başlıyorum. Ayrıca rengin ve çizginin oluşturacağı biçimin özelliklerini de kavram veya resmin yapısı/ihtiyacı belirliyor. Dolayısıyla resmi ve sanatsal dili, birçok unsuru bünyesinde toplayan bir bileşke olarak düşündüğümüzde, anlamı da bu bileşkenin bir çıktısı olarak görmek gerek. Bu anlamda renk çizgi ilişkisini de, sizin de bahsettiğiniz gibi anlam arayışından bağımsız düşünmemek doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu çerçevede baktığımız da bu her iki unsurun da resimlerimdeki şiirsellik arayışımın ayrılmaz destekçileri olduğu görülecektir.
Hatice Bengisu: Çizgi ve rengin bu dönüşümü dikkate alındığında, bu plastik dilin yalnızca biçimsel değil, yüzeyde kurulan duyumsama ve karşılaşma ilişkileri üzerinden işleyen bir oluş kurduğunu söylemek mümkün müdür? Bu bağlamda yüzeyi, zamanın katmanlaştığı ve anlamın ortaya çıktığı bir ontolojik alan olarak nasıl tanımlarsınız?
Elbette…yüzey benim için alan kullanma stratejilerinin geliştirildiği, ilişki yaratılan ; karşılaşmalara olanak sağlayan; dolayısıyla da, bir varoluş alanı. Buna sınırları ve kuralları olmayan bir oyunun yaratıldığı bir yer de diyebiliriz. Bu bağlamda katmanlaşma benim için ayrıcalıklı bir önem sahip. yüzeyin kendisi bir katman zaten… onun arkasını doldurarak, zamana bir yolculuk yapıyorum. Hayali bir yolculuk. Kuşku yok ki bu yolculuk, yüzeyin yassı yapısı ile katmanların derinlikli zamansallığı içinde anlam dünyamızı zenginleştiren, bize yüzeyden uzaklaştıran ve derinlik kazandıran bir yolculuk.
Hatice Bengisu:Tuval resimlerinizdeki renk katmanları, geçişler ve tekrarlar; zamanın lineer olmayan, parçalı ve çoğul bir deneyimini mi görünür kılmaktadır? Bu bağlamda düşünüldüğünde, biçimsel örgü ile zamansallık arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
Hayri Esmer: Elbette… Katman, tekrar, simgesel unsurlar, kaymalar, geçiş gibi kavramlar ve kesintiye uğrama, lineer olmayan bu bakışı, görünür kılan unsurlar olarak görülebilir. Çoğul olanı ilişkilendirmeye odaklı unsurlar olarak bunların bir aradalığı, ait oldukları zaman ile kendi dışına, ötekine, onunla ilişki üzerinden, çoklu ve aynı zamanda kopuk da olabilen bir zamansallığı inşa ediyor. Bu çoklu zamansallığa günümüzden bakmak, onu yeni bir kontekst ile biçimselleştirmenin çok yönlü bir ilişkiyi açığa çıkardığını düşünüyorum. Benim için kuşku yok ki bu farklılıkların nasıl bir biçimsel örgü ile ilişkiye sokulduğu önem kazanmakta. O nedenle resmin grafisi, bu ilişkinin yapısını da ortaya koymaktadır. Kuşku yok ki benim resmimde bağlam, geometrinin dili üzerinden yön bulur. Bu dil tercihi çokluğu kısmen törpülüyormuş gibi görülse de, bu sürprizli bir sonuca yol açmakta ve izleyiciyle oyun modunda bir ilişkiyi kurmamı sağlamaktadır.
Her şeye karşın eserlerimin tüm atıf ve gönderimlerinin bugünün sosyolojisine ait olması benim için önceliklidir. O nedenle yukarıda bahsi geçen kavramlarla birlikte resmin örgüsü de dahil olmak üzere atıf yaptığım unsurların ait oldukları özel koşullar ve anlar olduğuna inanır ve böyle bir ön kabulle hareket ederim. Hiçbir şeyin zamandan bağımsız düşünülemeyeceğini düşünüyorum. O nedenle eserlerimin deneyimlenmesiyle oluşan her tür duygu, his ve kavram, benimde bir parçası olduğum bugünü tanımlar.
Hatice Bengisu: 1998-2006 dönemine ait çalışmalarınızda çizgi, yoğun, karalama benzeri, kesintili ve kaotik bir yapi içinde süreksizlik üreten bir unsur olarak karşımıza çıkarken; 2006 sonrasi işlerinizde çizginin düzen kuran, daha örgütlü, kontrollü, yapısal ve mekânsal bir islev üstlendigi görülüyor. Çizginin bu evrilişi, sanatsal ve düşünsel pratiğiniz baglamında nasıl değerlendirilebilir.
Evet doğru bir tespit. Bu evriliş, zaman içinde o dönem sahip olduğum ve karşılaştığım seçeneklerden, bana ait olduğundan emin olduğum deneyimlerime yaslanarak yaptığım tercihler ile oluştu. Bunun stratejik ve planlı değil, bana ait olanın ne olduğunu arama dürtüsü ya da kendimle yüzleşme sonucunda ortaya çıkan bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Aynı tarz ve uslup ile devam etmektense, yeni karşılaşmaların bende yarattığı yeni deneyimlere kulak vererek yol almaya çalıştım. Bu çerçevede baktığımızda bu değişimin birçok yönden önemli olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Pencereler serisi sanat hayatımda bir kırılma olarak görülmelidir. Çünkü Pencereler serisinden önce çizgi, nesneleri biçimlendiren bir eleman iken, hemen sonrasında Ardışık Örüntüler serisinde çizgi kendi başına salt bir unsur olarak var oldu. Tüm biçimlendirme niteliklerini yitirdi adeta. Salt yatay veya yatay-dikey karşıtlığında yeni bir varlık kazandı. Burada aslında onu ilk kullandığımın tersine yani onu hep kullanılagelen biçimlendirme özelliğinden uzaklaştırarak salt kendisi olarak kullanmaya çalıştım. Evet bu resimlerde çizgi artık hiçbir şeyi biçimlendirmiyor. Salt kendisi olarak ve de en primitif haliyle var.
Bu süreci şöyle açıklayabilirim. O bahsettiğiniz resimlerin en eskileri 1995’e kadar uzanır. Akışkan ve uzayan çizgiler ile biçim oluşturma yaklaşımı egemendi. Tamamen çizgilerden oluşan bir anlayış hakimdi onlara… ve tabii ki renk. Bu dönemdeki gravürlerde bulunan biçimsel ve tematik unsurlara paralel olarak daha yalınlaşmış formlar da denilebilir. Öyle ki neredeyse, geniş boşluklar içinde bir ya da birkaç unsurdan oluşuyordu resim. Çizgi titreşimi son derece yoğun ve hakimdir resme. Bir an için bunu yok saysak son derece minimal bir resim ortaya çıkar idi. Zaman içinde daha doğrusu 2000’lere doğru gittikçe geometrinin ve keskin formların hakim olduğu bir yapıya evrildi. Bıçak, bomba, beden parçaları gibi tanınabilir nesnelerin soyutlamaları gibi… bu yaklaşımın 2000’de tamamladığım Kara Düşler’de daha sterilize bir hal aldığını düşünüyorum. Çizgi titreşimin epeyce azaldığı ve boşluğu kaplayan siyahın hakim renk olduğu kompozisyonlar… Bu daha çok temanın doğasına uygun oluşan bir dönüşümdü. O dönemde savaş ve şiddet odaklı araştırmalar yapıyor aynı zamanda sanatta yeterlik tezini hazırlıyor idim.
2003’de ise Bağdat’a Ağıt’da ise geometri ve dışavurumcu bir anlayışın belirgin izlerini görmek mümkün. Sizin bahsettiğiniz benim de hayatımda önemli bir kırılma olarak nitelediğim asıl değişim Pencereler serisini çalışırken oldu. Pencereler serisini bitirdiğimde, sanki o güne değin karşılaştığım her şeyin önüme döküldüğünü hissettim. Bir masanın başında onlara bakıyor ve bir tercih yapmam gerekiyor idi. Yani bu seri, benim farklı yönlere gidebilmeme olanak sunan bir kavşak gibiydi. Çünkü içinde çok şey barındırıyordu: kolayca tanınabilir nesneler, boşluk, politik ve simgesel söylem, sistem örgüsü, estetik duyarlık, şiirsel yapı gibi kendi deneyimlerimle yüzleşme olanağı sunan daha pek çok şey. O dönemde daha daha yalın, daha duru yani minimalleşme eğilimimin bir duyum olarak beni kuşattığını hatırlıyorum. Zaten bu seride sınırları keskinleşen bir biçim anlayışı hakimdi. Daha net ve kararlı bir söylem yani… Ben bu sözünü ettiğim kavşakta, kararlığı/yalın formu, şiirselliği ve daha önce de kullandığım ama bu defa kararlı bir değişim geçiren -sanatın dışından reklamcılık deneyimimden ödünç aldığım- çizgiyi alarak yoluma devam ettim. Ardışık Örüntüler serisi tam da bu unsurlar üzerine kuruludur. Bugün dönüp baktığımda o gün masada bıraktığımı düşündüğüm pek çok unsur peşimi bırakmadı elbette… sonraki dönemler de öyle ya da böyle ortaya çıkarak terk edilemeyecek şeyler olduklarını kanıtladılar.
Hatice Bengisu:Resim, gravür ve yerleştirmelerinizde biçimsel yapıyı temellendiren üç temel ögeden biri olan katman, çoğu zaman bütünlüğü kuran bir unsurdan çok gerilimli ve parçalı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Katmanı kendi sanatsal pratiğinizde nasıl ele alıyorsunuz? Zamanı ve belleği görünür kılan bir araç olarak mı, yoksa anlamın sabitlenmesine karşı bir tutum olarak mı düşünüyorsunuz?
Hayri Esmer: Her iki seçeneği de içeriyor bakışım ancak, daha çok stabil olmayan bir anlam dünyası benim için değerli… kaygan, geçişken, belirsizlikler taşıyan her şeyden de önemlisi katmanların yoğunluğu ve çokluğu ilgimi çekiyor. Genellikle de doğası gereği üst üste gelen, zamanla kendinden öncekiyle ilişkilenen farklı özellikteki yapıların bağlantılı hallerine atıf yapan bir özellik olarak düşünüyoruz. Buna ilave olarak yan yana olmayı, aynı zaman dilimindeki farklı yapılanmaları da buna dahil etmek gerektiğini düşünüyorum…. Dolayısıyla katmanı sadece geçmişten bugüne taşınan deneyimleri değil, bugünün de farklılıklarını, çoklu düşünmeye olanak veren tüm bileşenleri dahil etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu da aslında kimliğin, kültürün, belleğin stabil olmayan ve değişken özelliğini öne çıkarıyor.
Kültürel yapı ile bu tür bir ilişki, ancak çoklu bir tasavvurun, çoklu anlam dünyasının kapılarını aralayan bir bakışı olanaklı hale getirir. Kuşku yok ki bu anlamıyla katman, bugünün çok kültürlü yapısını hem anlamamızda hem de onu yeniden inşa etmemizdeki en önemli unsurlardan birisi. Bu nedenle de benim için ayrıcalıklı. Bundan dolayı da 90’lı yıllardan beri pek çok eserimde farklı şekillerde de olsa kullandığım bir unsur. Resmi oluşturan her unsur kendi ilişkiselliği içinde benim için bir katmandır ve ötekidir. Daha başta iç içe geçen, üst üste yığılan çizgiler şeklinde, sonra üst üste binen iç içe geçen leke düzlemleri olarak -özellikle Pencereler serisinde- kullandım. Sonraki yıllarda parçalı formlar, üst üste binen ekran görüntüleri ve imgelerin bilinçli şekilde kapatılarak görülmez hale getirilmesi şeklinde yararlandığımı söyleyebilirim. Bu nedenle onun üst üste yığılan, birbirini örten saklayan veya gösteren, birbirinin içine sızan çoğul ve parçalı yönlerini kullanıyorum. Çoklu anlam kaynağı olabilecek her tür biçimsel oluşum benim için vazgeçilmez bir araç. Bu yapıya ve farklı zamansallığa tek bir seriden baktığımızda, değil belki ama tüm eserlere baktığımızda bu çok parçalı grafiyi daha belirgin şekilde görmek mümkün… Malzeme, dil, kurgu ve yöntem tercihlerimin, yaşadığım deneyimlerim, buradan hareketle kamusal bellek ile, hafıza ile bağlantılı olarak bu çokluğun ve anlam katmanlaşmasının bir mecrası olarak görülebilir.
Hatice Bengisu:
Varlık dünyasında diyalektik döngüye eşlik eden karşıtlıkların sınırsız oluşları ve öznelliği ortaya çıkardığı düşünüldüğünde; bu temelde inşa edilen eserlerinizi düşüncenin estetik yansıması olarak düşünebilir miyiz?
Hayri Esmer: Elbette… Sanat, zaten hayata dair deneyimlerimizin biçimsel açılımlarını kalıcı kılan bir alan değil midir? Kanaatimce varoluşumuzun, görülebilir hale getirilmesidir sanat. Yaptığımız her estetik girişim, ilişkilerimizi ve deneyimlerimizi daha çok görünür hale getirilmesi diye bakıyorum. Bu nedenle de içinde yaşıyor olduğum toplum ve zamana dair birçok şeyi deneyimliyor ve veriler biriktiriyorum. Bu veriler içinde ilgimi çeken, karakteristik ve kapsama alanıma girdiğini düşündüğüm ve başkaları için de anlamlı olabileceğini düşündüklerimi kendime malzeme olarak seçiyorum. Sonra da bu deneyimlerimi olabildiğince kendi perspektifimden, kendime ait kılarak ve olabildiğince anlam üretimine açık şekilde ilişkilendirip imgeleştiriyorum. Kuşku yok ki ben biçimleme ile uğraş halindeyim.
Biçimin bir organizma olarak karakteri, onun var olma koşulları, yapısı ve anlam düzlemi temel sorunlarımı teşkil ediyor. En önemlisi de bunlar aracılığıyla tanımlanmamış deneyimler ve yeni ilişkiler dolayısıyla da yeni anlamlar peşinde koşmak ve bu serüveni yaşamak…
Bir felsefeci değilim, ama iyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. İmgesel bir düşünme özelliğine sahip olduğumu, dolayısıyla da gözlem ve deneyimlerimi olası tüm detaylarının belirleyici özelliği olduğunu düşünerek; onları biriktirip, kategorize ederek, karşılaştırarak ya da ilişkilendirerek ilerlediğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir var olma şeklidir. Kabullenilmesi zor olabilir belki ama, verileri yok sayarak ilerlemenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Her sanatsal varoluş da bir çeşit veri tasnifinden, veri ilişkilendirmesinden ibarettir. Benim açımdan sanat bu verilere dayalı, bir çeşit yapısal analizdir. Toplumsal ilişkilerin grafisini ortaya koyan bir analiz. İçinde yaşıyor olduğumuz toplumun yapısı, örgütlenme biçimi ile resimdeki soyut biçimler arasındaki analoji veriyi önemli hale getiriyor. Bu nedenle karşıtlıkları ve çatışmaları kullanarak akıl yürütme şekli, hakikat ile daha güvenilir bir ilişki kurma biçimi diye düşünüyorum. Ancak eserlerimin diyalektik döngüye dahil olması bir kurgusal bir tutumdan ziyade, hayatın kendi doğal akışında ve zaman içinde kendi kendini var eden bir durum olarak görüyorum. Bugün dönüp dışarıdan baktığımda eserlerde var olarak süregelen özellikler olduğunu gözlemliyorum. Sözgelimi geometri ve lirizm. Daha en başından bugüne değin tüm çalışmalarda öyle ya da böyle var olan bir şey. Resimlerde sert kenarlı, katı, kırılmış ya da kırılabilir özellikte formlar veya mimariyi, kenti referans alan yapılar eserlerin inşasında dikkat çekiyor. Diğer taraftan kıl kadar ince kırılgan çizginin yan yana, üst üste, iç içe geçerek oluşturduğu yumuşaklık, tezatlığı onların doğal bir parçası haline getiriyor. Yani sertlik ve yumuşaklık. Yine bu yapılanma dinginlikle gerilimi iş içe algılamamıza yol açıyor. Yine aynı durum anlamlandırmada herkesin- en azından belli bir toplumun- hemfikir olduğu simgeler/semboller ile hemfikir olmadığımız soyut dilin birlikte kullanılması… bunların rastlantıyla da olsa resmin inşasında yer aldığını görüyoruz.
Hatice Bengisu:Sanat eserini, kendi pratiğiniz bağlamında, nasıl bir bilgi alanı olarak düşünüyorsunuz?
Hayri Esmer: Sanat eserinin bilgiyle ilişkisi kuşku yok ki değerli. Sanatın bilgisini örtük, sezgisel, tanımlanması kolay olmayan ama karşı karşıya kaldığımızda da ilişkiyi kurabildiğimiz son derece güçlü ve ikna edici bir bilgi olarak görüyorum. Betimleyici olan değil, duyumsatan ve hissettiren bir bilgidir. Bütün duyu organlarımızla bizi kuşatan, daha çok deneyimleme ile ortaya çıkan, bu nedenle de kesinlik üretmeyen ve tabii ki çatlaklardan sızan bir bilgi olmasından ötürü genel kabuller ile çatışma halindeki bir bilgidir. O nedenle de ancak izleyiciye sızabildiğinde, onu yakalayabildiğinde, onun deneyimiyle tamamlanabilir ve yaşamaya devam eden bir bilgi olabilir. Yoruma açık bir bilgi/düşünme türü olması bu yüzdendir. Bu anlamda pragmatik değil belki ama izleyici de derin izler bırakabilen bir bilgidir. Tam da bu yüzden insanı en kolay değiştirebilen bilgi, kuşku yok ki sanatın bilgidir. Benim eserlerim de yakından incelendiğinde günümüz dünyasının verileriyle bu tür bir bilginin arkeolojisini yapmaya yönelik olduğu görülebilir. Ben eserlerimde, biçimsel ilişkileri, bir duygu alanı yerine, yapısal ilişkiler ağı kurmak, mekana yeni bir yapısal tipoloji kazandırmak için kullanıyorum. Bu anlamda kullandığım dil olarak soyut, benim için bu yapısal ilişkileri kurmanın aracıdır. Bu yönüyle çağdaş toplumun örgütlenme yapısının bir diyağramını ortaya koyar. Yani ilişkilerimizin bir grafisidir. Gerek oluşan ağ, gerek merkezsiz yapı, gerekse simgesel kodlar üzerinden yapılanan bir ilişkilendirme ve bağlam oluşumu, bana özgü bir bilgi alanının oluşumuna kaynaklık ettiği kanaatindeyim.
Dil olarak soyut, izleyicinin varsayılan bilgi alanının olabildiğince dışından (nesne bilgisi olmaksızın) onunla iletişime girer. Bu anlamda sınırları kaldırır ve alanı genişletir. Simgesel kodlar da verili kültürel bir deneyimi dahil eder. Bu çatışmacı, karşıtlığa dayalı bir düşünmeyi olanaklı hale getirir ve kopukluğu tetikler. Bu izleyicinin karşıtlığı içinde saklı tutan, bağımsız ve önyargısız duruşunu destekleyen bir durumdur. Çünkü duyular, sezgiler ve hisler ön plandadır. Duyuların tarafsızlığı, doğrudanlığı ve güvenirliği bu ilişkiyi sağlam bir zemine taşır. Burada bilgi verili olan değil, bu yeni durumun sonucu olan çok merkezli inşadır. Duyulara göre çeşitlenebilen bir hissetme, yani çoğullaşan bir bilgi… ben buradan bakıyorum bilginin hissetme biçimimize bağlı olarak stabil değil, deneyimle var olduğunu, ve sürekli değiştiğini, tam da böyle var olduğu için de yaşamsal olduğunu düşünüyorum.
Hatice Bengisu: Gelecekte sanat pratiğinizde nasıl bir yönelim öngörüyorsunuz? Hangi kavramsal ve biçimsel alanlarda ilerlemeyi; hangi estetik sorular üzerine çalışmayı hedefliyorsunuz?
Hayri Esmer: Burada elbette birtakım öngörüler söz konusu olmakla birlikte, tam kestirebilmek zor. Tam bir tanımlama ve öngörme olmasa bile bazı sınırlar çizmek her zaman olasıdır elbette. Sözgelimi malzeme eksenli işlere ağırlık vermeyi istiyorum. Malzemenin sunduğu olanakları kullanmaktan keyif alıyorum. Ayrıca ‘inşa etme’ ‘eklemlemeler’ ‘yapıyı bozmak’ ve farklı olanın karşılaşması ve ortaya çıkan ilişki ilgimi çekiyor. Teknik bir çerçeveden bakmamakla birlikte uzun süredir baskıresim yapmadım. Yani özledim. Koşullar oluştuğunda deneysel özelliği olan baskıresim denemeleri üzerinde düşünüyorum. Kavram olarak eleştirel bir noktadan baktığımızda, ‘tahribatın’ ‘bozulmanın’, ‘çürümenin’ ‘arızai’ durumun çağımızı tanımlayabilecek dikkat çekici kavramlar olduğunu görüyorum. Bu nedenle sistemin ve işleyişin itibarsızlığı üzerinde düşünmeye devam etmek ve bununla ilgili işler üretmek yakın zamanda yapacaklarım arasında.
Sistemin zafiyetleri ve arıza potansiyeli keyifle ilgilendiğim şeyler. Tüm ileri teknolojik olanaklarımıza rağmen kendi doğamızdan ileri derecede kopuşun, insanı öteleyerek içselleştirilmiş yeni bir yapının ve yeni bir ‘normalin’ var olmaya başladığını görüyorum. Bana kalırsa bu bireyin en zayıf fakat aynı zamanda en vazgeçemediği yönü olan bencillikle beslenen bir bozulma ve bir çeşit ileriye bakma yerine, geriye bakma hali olarak öne çıkıyor. İnsanın merkez olmaktan çıktığı, sistemin de kendi içinde kriz üreterek sürdürülebilirlik sağladığı bir ortam söz konusu. Bu insan tarihinde yapısal bir kaymaya karşılık gelmektedir. Bunun sonucu olarak da içgüdülerin tatmini üzerine inşa edilen yeni bir yaşam tasavvuru var… Dolayısıyla bu sorunlu, arızalı, yani ‘çürümenin mimarisi’ mümkün olabilir mi? Gibi sorunlar etrafında düşünmek ilginç olabilir diye düşünüyorum.
Teşekkürler Hayri Hocam..
Bu söyleşi 20 ocak 2026 tarihinde sanatçının Eskişehir’deki Atölyesinde gerçekleştirilmiştir
