Atilla Atar’ın Litografileri Üzerine

Atilla Atar, son dönem resimlerinde, gittikçe adını daha çok anıyor olduğumuz ve belki de yakın bir gelecekte  esas sorunumuz olacak olan, doğal yaşamın ve çevrenin yitimine göndermeleri içeren imgeleri kullanmaktadır. İnsanoğlunun yaşamış olduğu ortama karşı duyarsız kalması ve onu bu kadar pervasızca tahrip etmesi bu çalışmaların odaklandığı sorunsal olarak dikkatimizi çekmektedir. Bu tematik bakış zemininde sanatçı,  parçalanmış ve yüzeye saçılmış gibi duran biçimleri, dengelerini yitirmiş güçlü kütleleri ve bunlar arasında sonsuz bir dip derinliğini andıran boşlukları,  çölleşmiş ve kuraklaşmış izlenimi veren bir atmosferde karakterize ederek,  bozulan doğal dengenin bizi “götüreceği ıssızlığı” göstermek ister gibidir. 
 
Plansız bir kentleşmeden tutun da endüstrileşmenin ve onun atıklarının doğal düzenin yapısını altüst ettiği bugün kabul gören bir yaklaşımdır. Özellikle de geride bıraktığımız yüz yıl, birçok yapıcı yönüyle birlikte, doğal yaşam ve çevresel faktörlerle ilişkisi yönüyle de, dolaylı ya da dolaysız geri dönülemeyecek, onarılamayacak ve izleri asla silinemeyecek  tahribatların bırakıldığı bir yüzyıl olarak hafızalarda kaldı. En önemlisi de bugün geldiğimiz noktada  bilinçli yada bilinçsiz ama her defasında doğal çevrenin hoyratça kullanımının kanıksanan bir alışkanlığa dönüşmüş olmasıdır. Bekli de bunu, mutluluğu bencil doğamızın tatmininde arayan saplantılı ruhsal bir bozukluğun uzantısı olarak görmek gerek. 
 
Atar, bu son resimlerinde, hayatımızın ötelediği ama yaşam için vazgeçilmez olan bu sorunları yapıtlarına taşımakta  ve bunları  kullanarak yitik bir geleceğin ipuçlarını verir gibidir. Hunharca tahrip edilmiş; ıssız ve her şeyden de önemlisi terk edilmiş insansız bir dünya var karşımızda.   “Donuk” ve “insani olandan uzaklaşmış” bir dünya. Mekanik ve tekdüze. Dengelerini yitirmiş mimari unsurlar, felaketlere maruz kalmış kentler… Yaşam ve yıkımın iç içe geçtiği, geleceğe dair öngörülerin kaybolduğu, belirsizliğin ve insansızlığın hüküm sürdüğü bir dünya… Tapınağa  dönüşmüş günümüzün kalabalık kentlerinin tersine  insanlar çekilmiş bu coğrafyalardan; boşalmış ve terk edilmiş barınakları andırmakta sanki… İnsansız kentler ne ifade edebilir ki? Cansız, ruhsuz ve çölleşmiş bir  dünyada. İnsanı yok eden, görünmez kılan bir ruh egemen sanki. Kötücül bir ruh. Belki hayalet bir kent değil söz konusu olan  ama yine de arzu edilmeyen ve istenilmeyen bir yerdir burası. Yıkılmış, harap edilmiş, dengesiz ve çarpık…
 
Atmosferin önceliğine odaklanan bu kasvetik  yapılanma, doğal olarak, her öğeyi parçalanmışlığın, kaosun ve bunlar karşısındaki derin hüznümüzün metaforuna dönüştürmektedir. Çok parçadan oluşan kurgusal yapı,  ustalıklı bir ilişkilendirmeyle dinamik ve gerilimli bir atmosfere kaynaklık etmektedir. İnfilak sonrasının düzensizliği ve onun yol açtığı  tahribat, güçlü kütlelerin etrafa savrulması,  yüzeye dağılan parçacıklar, doğal olarak bir enerji açığa çıkartmakta; ve özgün karakteristik bir yapı kazanmaktadır. Bu haliyle, mimari yapıların güçlülüğünü ve kütleselliğini anımsatan ama aynı zamanda yitirilmiş dengeleriyle boşlukta gezinen imgeler, kuşkulu ve umutsuz bir bakışı sezinleterek resmin bildirisine dönüşmektedir.
 
Tüm bu tespit ve ifadelere karşın Atar’ın litografilerini figüratif anlayış kategorisinde değerlendirmemiz oldukça zordur. Aynı zorluk, onların soyut olmalarıyla ilişkili olarak mevcuttur. Dolayısıyla belki de bu çalışmaların  figüratif ile soyut arasından sıyrılmış bir karakterlerinin var olduğu vurgulanabilir. Ya da soyut ile nesnelliğin iç içe geçtiği bir karakter içinde yapılanmış olduklarını belirtmek daha doğru bir tespit olabilir. Bu da onları salt görsellikten beslenen bir anlayışın uzağına taşımakta; bir sorunsal olarak son zamanlarda sık sık tanık olduğumuz tahrip edici ve yıkıcı bir kültürün imgesiyle özdeşleşmelerini sağlamaktadır. 
 
Figüratiften soyuta doğrusal bir gelişme paralelinde evrilen Atar’ın resmi, gelinen bu noktada farklı şekilde de olsa ilk çalışmalarındaki vurguyu yinelemektedir: yapay müdahalelerle özniteliklerini yitiren  bir yaşam. İlk çalışmalarında bir çok sanatçı gibi doğa biçimlerini kullanması ve onun görünümlerini düşüncelerinin taşıyıcısı olarak görmekle birlikte, bunları biçim anlam ilişkileri bağlamında yorumlayarak, göstergesel bir dizgeye dönüştürmektedir. Her defasında titiz ve incelikli bir çalışma yönünün ağır bastığı yapılanma abartılı biçimlemelerden ustalıkla sıyrılarak dengeli bir  niteliğe bürünür. Dönüşüm süresincede ısrarla korunan ve dikkat çeken şey: ister figüratif olsun ister soyut, kullanılan biçimlerin her defasında derinlikli bir mekan algısı paralelinde kavrandığı ve karşıt uçları birbiri içinde erittiği  gerçeğidir. Böylece en kararlı ve aykırı formlar bile bu kompozisyonlarda uzlaşı zemininde bütünleşirler. Yüzeyler, planlar ve geçişler önem kazanır bu anlatıda. Üst üste binen katmanlara karşın formlar yalın ve duruluğuyla ayrıksılaşır. Israrla korunan ve aidiyet niteliği kazanan  şey: çalışma yönteminin/malzemenin  doğurduğu tekstürel etkidir ki, bu tüm yüzeyi  küçük noktacıklardan oluşmuş organik bir yapıya dönüştürür. Bu durum ritmik bir devingenlik içerisinde yüzeye yayılarak şiirsel bir atmosfere de kaynaklık eder. Bunun resim yüzeyinin belli noktalarında yoğunlaşması, bir taraftan söz konusu katı mimari kütleleri ve kırılıp saçılmış hissi veren parçacıkların üzerine örtülmüş bir ışığa dönüşmekte, diğer taraftan onların katı yapılarına karşı  düzlemler/planlar arası geçişi   eriterek nesneyi uzamla birleştirme imkanı vermektedir. Ama her defasında  sis perdesini andıran görünümle nesnelere örtünen bu ışık, geometrik yapıdan beslenerek oluşturulan  katı biçimsel kurguyu şiirsel görünüme dahil etmekte ve tüm kompozisyonu süzülmüş bir ışığın hakimiyetine terk etmektedir. Tüm bu karakteristik yönleriyle birlikte düşünüldüğünde  Atar’ın resminin, lirik soyut anlayışına  paralel bir yapılanma içinde olduğu da söylenebilir. 
 
 
 Sonuç olarak, tedirgin edici bir yapaylık ve onun yaratısı olan kültür, bu resimlerde yüzeye yayılan gerilimli, uyarıcı aynı zamanda zengin imgelerle  yalın çarpıcı  ve şiirsel bir anlatıya dönüşür. Bunlara yapılan  kararlı vurgu, sıradanlaşan bir yaşamı öteleyerek, yitirilmiş insani değerlere  duyulan özlemi de içten içe hissettirir. Galiba bu noktadaki esas paradoks da, kendi gerçeğimizi giderek unutuyor olduğumuz ve kendi doğamızla oynayarak onu altüst etmekte gereğinden fazla hünerli olduğumuzu ne kadar iyi gösterdiğimizdir.