Mehmet Yılmaz’ın Yapıtlarında İmge, Kimlik Ve Dil Sorunsalı

Mehmet Yılmaz’ın sanatı,  özyaşamöyküsünün dinamizminden esin alarak, içinden geçtiğimiz zamanın sorunu haline gelmiş imge, kimlik, mekân  ve dil sorunlarına  odaklanmış; bunların nasıl bir mecrada  hayat bulacağı arayışıyla  biçimlenmiştir. Dil ve yapıtın bileşenlerine ilişkin sorular sorarak tartışması ve yeni ilişkilere evrilmesine olanak tanıması, Yılmaz’ın adeta karakteristik bir bakışı gibi durmaktadır. Dolayısıyla da radikal bir değişimi kaçınılmaz olan, giderek mekânı kuşatan ve izleyiciyle ilişkiyi önemseyen bir yaratıma evrilen bu serüven, kendine özgü bir anlatımı öne çıkarmaktadır. Güncel yaşama, sanatçının yaşamöyküsüne ve üretim sürecine sıklıkla atıf yapan bu anlayış, tanımlanmış kodlardan uzak duran ayrıcalıklı bir kavrayışla bütünleşmektedir.

Bu bakışın ortaya çıkmasında, Yılmaz’ın kuramsal alanla olan ilişkisi etkili olmuştur kuşkusuz. Sanat tarihindeki kırılma noktalarını ve ardındaki nedenleri yakından bilmektedir sanatçı. Keza pratikten edindiği deneyimlerle yeni sorunlar ortaya koyma merakı ve maceracı bir ruhla bunların peşine takılma arzusu, bu yenilikçi ve deneysel üretimin kaynağı olarak görülmeli. Disiplinlerin sınırları, birbiriyle ilişkileri, dil problemleri, sanatta kategorizasyonlar, yeniden tanımlamalar, kavram ve sözcük oyunları onun sıklıkla tartıştığı ve böylece yeni anlam katmanlarının oluşmasına katkı sunduğu mecralar olarak görülebilir. Bunları, içsel diyaloglar tarzında adeta sesli düşünerek tartışıyor, samimi  bir yaklaşım sergiliyor. Bu, onun en sıradan detayı yeniden düşünülür hale getirmesini ve onu muğlak bir zeminde yeniden anlamlandırmamızı sağlamaktadır. Yılmaz aslında yaşadıklarını, düşündüklerini ve yapmak istediklerini nasılsa tam da öyle ve sahici bir ruh hali içinde bizimle paylaşmak istemektedir. Bu da doğal olarak onun yaşadığı saf gerçekliğe tekabül etmektedir. Bu anlamda öyküsel olmaktan çekinmemekte; gerek bireysel öyküsünü, gerekse güncel gerçekleri ve tanıklıklarını sanatıyla ustalıklı bir şekilde bütünleştirerek ilgi ve merakla izleyeceğimiz yeni bir öyküye dönüştürmektedir. Bu nedenle, onun kimliğinin ve özyaşamöyküsünün yapıtlarının özüne nüfuz ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Mehmet Yılmaz’ın sanatı, bireysel ve toplumsal kaynaklara dayanarak zamanın değişken ve muğlak zemininden güç almaktadır. Bu da onun dizilerini başkalaşma potansiyeline sahip kılmakta, yeni bir karaktere büründürmekte, yeni arayışların kodları haline getirmektedir. Bu bağlamda onun bireysel tarihinin, kendi mitolojisinin prensiplerini oluşturmada önemli bir veri olduğu muhakkaktır. O, çağımızın stabil olmayan belirsizliğini ve rastlantılarını da lehine dönüştürebilme potansiyelini önemser. Aslında Mehmet Yılmaz’ın öykülerini, öyküsel olmayan bir dille, stabil olmayan bir zeminde yücelttiği, değerli kıldığı, yapıtlarının yapıtaşı haline getirdiğini görmekteyiz. Atölyede otoportresi, aile bireylerine ait portreler, iş arkadaşları, öğrencileri ve çevresinden insanlar, nesneler ve araçlar – bunların hepsi, yakın çevresindeki başlıca imge kaynaklarıdır. O bunlarla işe koyulmaktadır. Yani, dünyasını öncelikle en yakınındaki varlıklarla genişletmektedir. Ancak yapıtlarında ilk bakışta bunların görülüyor olması, kuşkusuz onun tüm meselesinin bunlardan ibaret olduğu anlamına gelmiyor.

Sanatçıların, özellikle de modern ve sonrası sanatçıların, asıl meselesinin sanatın ontolojik sorunları olduğu ortada. Bu bağlamda, dil problemlerine indirgenmiş varlık sorunlarıyla uğraşmak önemli bir hal aldı. Dile dışarıdan bakma, onun yapısıyla oynama, öteki ile  ilişkilendirmelerle heterojen bir yapı oluşturma, dillerarası ilişkilerden alternatif yapılanmalar meydana getirme Yılmaz’ın da odaklandığı bir mecra olarak görülmektedir. Sanatçı kendi birikiminden yola çıkarak farklı deneyimleri yeni bir bağlamda tekrar ilişkilendiriyor; dilin değişimine zemin oluşturma çabasını kendi lehine dönüştürüyor.  

Mehmet Yılmaz’ın yapıtlarında dil,  geçmişten bu yana sınırlar oluşturarak ötelediğimiz ilişkiler ve bağlamlar üzerinden kuruluyor. Sözgelimi fotoğraf-resim, imge-isim ve resim-heykel gibi ikilemler onun sanatındaki başlıca göstergelerdir. Menteşelerle birbirine tutturulmuş iki tuval... Sol tarafta dijital imge, sağ tarafta boyanmış imge... Yani, baskıresim ve boyaresim. Farklı tekniklerle üretilmiş bu imgelerin tek bir yapıtın parçaları olarak sunulması... Bu yapıtlardaki imgeler birbirine ne kadar çok benzerse benzesin, temelde yapısal bir farklılık vardır. Aslında bu farklılık ve ikilem, izleyiciyi büyülemekte, şaşırtmakta ve tekrar yapıta yönelterek üzerinde düşünmesini, sorgulamalar yapmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, izleyicinin dilin neliği hakkında düşünmesinin  olanakları yaratılmış olmaktadır. Sanatçı malzemeleri aynıymış gibi sunarak, izleyiciyi yapıtı ayrıcalıklı kılacak, tutunacak daha farklı seçenek arayışına yöneltmektedir. İzleyiciyi sanatın doğası üzerinde düşündürmek, sorular sormasını sağlamak, bunların yanyanalığını imlemek ve diller arasında inşa edilen yapay sınırlara bir son vermek, onun büyük resmi görmesini olanaklı hale getirmektir. Diller arasında bir hiyerarşiden ziyade bir eşdeğerlilik önerilmektedir. Diziye İkizler denmesinin nedeni de budur.

Sanatçının seçenek arayışı, kendini yapıtların sergilemesinde de gösteriyor. Tuvallerin katlanabilir olmaları sayesinde heykel gibi mekâna yerleştirilebilmeleri, mekândaki diğer yapıtlarla ilişkilendirilebilmeleri gibi seçenekler, bu yapıtları deneysel bir alana kaydırmış; bu da sanatçının kendi öykü ve mitolojisine uygun bir kimlik inşa etmesini sağlamıştır. Onun bu kimliğinin oluşmasında bireysel yaşamını içtenlikle  sürece dâhil etmesinin ve ‘kafası karışık bir anlatıcı’ olmasının payını göz ardı etmemek gerek. 

Yılmaz dil ve kimlikle ilişkili bu yaklaşımını Arkadaşlar dizisinde farklı bir düzleme taşır, alanı biraz daha genişletir. İmgelerin kaynağı yine sanatçının yakın çevresidir, hatta kullandığı araçlardır. Görselleştirme tekniği de yine aynıdır. Ancak yapıt isimlerinin imgelerle ilgisiz olması, izleyiciyi İkizler’dekinden farklı bir  konuyu düşünmeye yöneltmektedir. Sanatçı böyle bir isimlendirmenin keyfî, tesadüfî ve kasıtlı olduğunu söylüyor. Ama bunun bir anda oluşmuş bir tercihten çok, toplumsal sorumluluklarımızın, deneyimlerimizin bu coğrafyada yaşadıklarımızın sonucu gibi durduğunu belirtmek gerek.

Öteden beri toplumsal gözlem ve tespitlerini sanatının parçası haline getiren, eleştirel tutumunu açıkça gösteren bir sanatçı olarak Yılmaz şimdi de Türk-Kürt, Laik-Dindar, Sunni-Alevi, Müslüman-Hıristiyan, İstanbullu-Diyarbakırlı, İngiliz-Alman, Türk-Ermeni, İranlı-Arap gibi ikilemler üzerinden arkadaş kimlikler konusuna odaklanmaktadır. Onun politik referanslarda kararlı bir geçmişi ve sanatının olduğunu unutmamamız lazım. Bu açıdan bakıldığında, buradaki tavrının da politik bir tutumdan beslendiğini söylemek şaşırtıcı olmamalıdır. Sanatçı burada, zihninde steril hale gelmiş düşüncelerini yapıtın yüzeyinde göstermeksizin ona dâhil etmekte, onun bir parçası haline getirmektedir. Yapıtın isminin yapıtın dışındaki bir şey olduğu düşüncesine karşı çıkarak, onu, yapıtın içeriğine doğrudan hizmet eden ayrılmaz bir unsura dönüştürüyor. Dolayısıyla da isim, gerçekte yapıt ile bağlantısız düşünceleri yapıta eklemlemiş ve onu yeni bir boyuta getirmiş olmaktadır.

Yılmaz bu yapıtlardan bahsederken, “işte bu resimler böyle saçma sapan bir ortamda yapıldı” diyerek, bir yandan içinde yaşadığımız toplumun anlamakta zorlandığımız coğrafî, küresel ve kültürel açmazlarına, çelişkili çarpıklıklarına bir yandan da sanat ile yaşam arasındaki garip ilişkiye de dikkat çekmektedir. Bununla birlikte ilgiyi ortama çekerek, onu temsil eden yapıt isimlerinin de aslında yapıt kadar önemli olduğu ve bunsuz düşünmenin bir eksiklik olacağını ima etmektedir. Kanaatimce bu eser isimleri, kavramsal anlamda yapıtın ayrılmaz parçaları olmuşlardır. İsmin imge ile ilgisiz olması yapıtı daha tipik ve ayrıcalıklı hale getirmiş; ve onu kavramsal kılan bir özelliğe dönüştürmüştür.

Yılmaz’ın sanat serüveni daha en başında resim ve heykelin kesiştiği bir alanda biçimlenmiştir. Yapıtları, bunlar arasında gidip gelen bir sürecin ürünüdür. Bu yüzden, şimdi bu ilişkilerin mekânla bütünleşerek yerleştirmelere evrilmesi hiç şaşırtıcı değildir. Yılmaz dil açısından deneysel arayışlara ne kadar açıksa, kendi bireysel tarihindeki deneyimlerine de  o denli sadıktır. Daha önce kafa yorduğu temalar üstünde yeniden düşünmesi onun sanatına yeni biçimsel olanaklar katmaktadır. Bu anlamda, onun 90’lı yıllarda yapmış olduğu Camdan Bakanlar serisi, özellikle dikkat çekiciydi. O dizide, bir cama yaslanmış yüz ve el görüntüleriyle, daha doğrusu, o uzuvların yassılaşan kısımlarıyla ilgilenmişti. Son dönem çalışmaları olan Heymimres dizisi, bir anlamda yarım kalan o öykünün tekrar tezahür etmesi, ruhun yeni bedenlerde yeniden canlanması gibidir. Hipperrealist ve soyut dışavurumcu boyama yöntemlerinden baba mesleği olan marangozluk deneyimine, yüzeysel biçimlerden üç boyutlu biçimlere kadar yayılan bir alanda, farklı disiplin, malzeme ve tekniklerin buluşturduğu bir seridir bu.

Heymimres, Yılmaz’ın sanatının hem toplamı hem özeti niteliğindedir. Dizideki işler, gerçek bir mekânda, birer gerçek alt-mekân olarak biçimlenmiştir. Duruma göre, içinde gezilebilen, okunabilen, fotoğraf çekilebilen, camdan mekânın öteki kısmına bakılabilen konstrüksiyonlardan oluşmuştur. İzleyici interaktif potansiyele sahip yapıtın bir parçası olmakta özgürdür. İşlerin her birine numara ve özel isimler verilmiştir. Örneğin Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Gazeteci) adlı işte, mekânın içinde sanatçının hipperrealist tarzda çalışılmış kendi heykeli ve çevresinde de kütüphanesinden kitaplar, çalışmalarından örnek imgeler, notlar göze çarpmaktadır. Mekânın dış yüzeyleri ise yıpranmış afişli duvarlar gibi düşünülmüş ve boyanmıştır. Dizideki diğerleri gibi, bu da ‘öznel ile nesnel’in, ‘ben ile biz’in, ‘maddî ile zihinsel’in buluştuğu bir iştir.
Sonuç olarak, Mehmet Yılmaz’ın sanatının yaşadığımız dönemin başlıca problemleri haline gelmiş imge, kimlik ve mekânın ayrıcalıklı konumu ve özel deneyimleri üzerinden biçimlendiği görülmektedir. Bunların kendine özgü ve ısrarlı sorgulamalarla evrilerek ayrıcalıklı ve özgün bir dil yapısına kavuşması, bizi, bireyin kendi dünyasından yaşadığı dönem ve cografyanın kültürel ve sanatsal sorunsallarına değin bir dizi meseleyi farklı bir bakış açısıyla bir kez daha düşünmeye davet etmektedir.