Söyleşi

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

 a   Formalist
 b   Modernist
 c   Soyut dışavurumcu
(d) Hiçbiri .

(Bana göre hiçbiri. Bahsettiğiniz anlayışlarla ilişkimin olduğu, belli dönemlerde ve de bugün onları referans aldığım muhakkak. Ama gerek geçmişte gerekse bugün kendimi onlara bağlı kılmak ve o eksende yapıt vermek gibi bir sorunum, bir ön kabulüm olmadı.)

Soyuttan somuta geçen bir sanatçı olan Nuri İyem, “soyut ressamın tuvaline koyduğu şeyler, birer objedirler. İster doğadan alınan olsun, ister soyut ressamın başlangıçta tuvaline koydukları olsun, bunlar resim bittiği zaman, sanatçının duygusunu belirten formlar haline gelmezlerse, yine obje katında kalmış formsuz şeylerdir. Ve resim de olmamıştır” demişti. Hayri Esmer’in resimleri, hem soyut hem figüratif ustası İyem’in bu tarifine çok uyuyor. Sanatçı, tema olarak çağdaş mimariden, onun yansımalarından hareket ediyor ve ona ait öğeleri metafor olarak kullanıyor. Bu “püfür püfür” boyanmış soyut resimlerin nesnesi aslında birbiriyle çarpışan elemanlarıyla çağdaş kentin ta kendisi. Esmer’in kentler ilgisini çekiyor. Büyük kent kavramı, kentlerin karşıt söylemlere rağmen hala merkez özelliklerini sürdürmeleri, her tür iyiliğin ve kötülüğün kaynağı olmaları, cazibelerini, çekiciliklerini korumaları ona her defasında ilham veriyor. Ayrıca bu elemanları, resminde kullanılırken doğada varolan nesneler olup olmaması onun için önemli olmuyor. Hayri Esmer için de tıpkı İyem’in belirttiği gibi ister doğadan olsun ister zihinden, ‘önemli olan duyguları anlatan formlar yaratmak..’

Görmenin sadece tatla değil, bütün öbür duyularla da ilinti içinde olduğunu kabul edersek size göre rengi gözlemenin ne gibi sonuçları vardır? Sizin özellikle bu “Ardışık Örüntüler” sergisi için yaptığınız resimlerden hareketle renge yüklediğiniz görev tam olarak nedir? Bir başlangıç noktası, bir geçiş noktası mı?

Kullanıldığı bağlama bağlı olarak rengi gözlemenin çok farklı sonuçları olabilir. Diğer tüm bileşenleri bilmeksizin bir sonuca varmak olanaksız. Ancak yine de rengin tüm duyularımıza nüfuz eden, kişiyi olumlu etkileyen ve sahip olduğu niteliklere bağlı olarak da ruhsal bir atmosfer yaratmada önemli bir katkısının olduğuna inanıyorum. Önyargılı olarak pek çok insan da renge sempatiyle bakar. Bu anlamda renk, pozitif enerjinin kaynağı olarak görülmesine karşın, ben onun gizil, derin ve olgun etkiler yaratan yönüyle ilgiliyim. Bu noktada sizin ifadenize gelirsek benim için “geçiş noktası” dersek daha doğru bir saptama olur kanısındayım. Çünkü biçimi her zaman başat unsur olarak gördüm resmimde. Renk de ikincil, doğal olarak. Hatta vazgeçilebilen bir şey bile olabilir benim için. Nitekim oldu da. Çünkü bundan önceki sergimi de böyle bir zemine, yani tamamen siyah-beyazlar üzerine oturtmuştum. Rengin tüm “cezbedici” niteliklerinden arındırdığım bir sergi olmuştu. Ama tüm bunlar rengi kullandığım yapıtlarımda onu dekoratif bir öğe olarak önemsediğim anlamına gelmemeli. Tersine, bu resimlerde de olduğu gibi renkte hep, yoğunluğu, içine dalınabilecek bir derinliği ve mistik bir olgunluğu gördüm. Dolayısıyla renge, dingin ama iç dinamizmi yüksek bir ruhsallık sunabilir mi acaba? Beklentisiyle yaklaştım; ve cevap aramaya çalıştım.

Takipçisi olduğunuzu düşündüğüm Rothko’nun çocukların resimleriyle modernist ressamların işlerini kıyasladığı, asla bitiremediği kitabında şöyle bir bölüm vardır: “Bir sanatçının resme desenle, çizgiyle başlaması kesinlikle akademik bir eylemdir. Biz renkle başlarız”, diyor. Siz de “resimlerimde kullandığım teknik akademik geleneğin dışından ödünç alınmıştır” derken tam da bunu mu kastediyorsunuz?

Evet, doğru bir örtüştürme. Zaten tüm yenilik arayışları tam da buna benzer bir gereklilikten kaynaklanır. Akademik alışkanlıklara içeriden baktığınızda onların denetlediği ve kendi kalıplarını meşrulaştırdığı bir sonuçla karşılaşırsınız. Dışarıdan bakışlar ise çoğu kez bu alışkanlıklarda çatlaklar oluşturarak onların dönüşümüne zemin hazırlar. Bu da, her nereyle bütünleştirilmekte ise, ona, yeni bir boyut katarak onu, zamanı ile bağlantılı yeni bir zemine taşır. Sanırım özgünlük dışarıdan bakarak, yeni ilişkilerin kurulması ve dışarıdan gelen bu tür yeni desteklerle/ilişkilerle beslenmektedir. Öte taraftan, sizin resimlerimle yakınlık kurduğunuz Rothko’nun takipçisi sayılır mıyım bilmiyorum; ama onun renge yüklediği derinlik algısı ve biçimsel yalınlığıyla ilgilendiğim doğru. 2002 yılında yapmış olduğum gravürlerde kısmen de olsa onun yüzeyi bölümleme şekliyle de ilgilenmiştim. Belki ortaklığımız: amaçlarımdan biri de olan resmin izleyicide sarsıcı ve yaratacağını beklediğim kütlesel etkiyle onu yönlendirebilme gücü olabilir.

Ama işin asıl ilginç tarafı ben tam da, Rothko’nun akademik ifade aracı olarak “olumsuzladığı” çizgiyle –o bunu farklı anlamda da kullansa- başlamaktayım işe... Çünkü araç olarak çizgisel örüntüden oluşan bir yapı üzerine kurulmuştur resimlerim. Burada akademik biçimleme niteliklerini yitirmiş olan çizgi alışılmış algılanışından da ayrıksılaşmaktadır. Kuşkusuz bu durum, ona yüklenen alışılmış anlamlarından da onu sıyırmama neden olmakta; ve yalnız kendisi olarak varlık bulmasını sağlamaktadır. Zaten amacım da, en eski plastik anlatım aracı olan çizgiye yeni bir anlam katabilir miyim kaygısı, yada başka bir ifadeyle resmin fiziksel gerçeklerinden biri olan çizgiyi resimlerin esas unsuru; yeni bir algıya dair her tür etkinin kaynağı ve sorunsalı yapmak; onu tüm “anlatıcı” bağlantılarından sıyırarak olası en yalın haline indirgemek; ve yeniden istifleyerek yoğunluklu ve derinlikli etkinin aracına dönüştürmektir. Bu, tamda Rothko’nun akademik olarak nitelediği çizgiyi akademik olmayan bir bağlama taşımak anlamına da gelmektedir ki, çizgi burada hem kendisi hem değil; hem zayıf hem güçlü; hem uzlaşmacı hem çatışmacı; hem dinamik hem dingin gibi uç kutupları içeren yeni bir görsellik oluşturmaktadır. Her tür karşıtlığı, uyumu, belirsizliği, muğlaklığı ve çatışmayı içeren bir görsellik....

Kandinsky, sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir, der... Günümüzde bu “el” görevini sanatçıdan çok özellikle bilgisayarlar daha genel olarak dijital ekranlar devir aldı. Sizin de bununla görsel bir sanatçı olarak derdiniz var. Bundan biraz bahsedebilir miyiz?

Evet dijital ekranların sanatçının yerini aldığı iddia ediliyor. Ben bunları zenginleşen yaşamın anlatım yelpazesindeki bir çeşitlenme olarak görmekteyim. Araç olarak tüm bunların, sanatçı/insan faktörüyle karşılaştırmak ve aynı kategoride görmek teorik olarak yanlış bir zemine kaydırır bizleri. Bundan dolayı da birinin ötekinin yerini alabileceği ve onun olanaklarını –tümden tabiî ki- sunabileceğine dair ciddi kuşkularım var. Çünkü bunlar farklı özgül yapılara sahip şeylerdir. Bunların da birbirinin yerini alması olanaksız gibi gelmektedir bana. Araçlar arasında zaman zaman bazılarının ötekinden daha fazla ihtiyaçlara karşılık verdiği dolayısıyla ona yakınlık duyulduğu hatta yerine geçtiği söylenebiliyor elbette. Bugün için durumun, sanat tarihinde hep varolmuş olan, kendi varlıklarına meşruiyet kazandırma amaçlı uslup çatışmalarının bir versiyonu olduğunu düşünmekteyim. Ayrıca malzeme/araç kullanımının abartılı bir fetişizme dönüştüğünü de varsayarsak kaygılarımızın anlamlılığı daha da belirginleşir. Paradoksal olarak şunu da görmekteyiz ki, dijital ekranlar, yarattığı hayranlıklar ve bağımlılıklar ile sonuçta insanı daha fazla tutsaklaştırmaktadırlar. Belki bu noktada özgürlüğümüzün yerini aldılar diyebiliriz. Daha fazla kurgu, daha fazla manipülasyonlar ile daha fazla görünmezleşen güçler yaratılmakta ve doğal olarak ta daha fazla yönlendirilebilir bireyler yaratılmaktadır. Ekrana tutsak olan insan, kendisini ve ötekini unutarak günümüzün en önemli paradoksuna zemin hazırlıyor. Kendi varlığını anlamsız kılmak gibi doğasına aykırı bir tutum içine giriyor. En azından pratikte bugüne değin edindiğimiz sonuç bu. Sanatın bireyi özgürleştirici işlevini, bizi kendisine tutsak eden bu araçlardan/dijital ekranlardan nasıl bekleyeceğiz? Bugün her zamankinden daha fazla özgürlüğe olan ihtiyacımızın mümessili yıllardır kullandığımız bu araçlar olmasın sakın? Araçlar ve teknikler masumdur; bunun farkındayım, onlara yüklenilmemesi gerektiğinin de... İşte tam da bu nedenle araçlar/malzeme üzerinden geliştirilen söylemlere saplanılmaması gerektiği kanısındayım.

Yine Kandinsky, sanatçının söyleyeceği bir şey olmalıdır, çünkü ödevi biçime egemen olmak değil, biçimi içeriğe uydurmaktır, diyor. Siz de gündelik hayatta bir sorun olarak gördüğünüz olayları, kavramları anlatımcı, temsile dayanmayan, kendi kendini temsil eden bir anlayışla aktarıyorsunuz. Bu tercihinizdeki en önemli etken içinden geçtiğimiz simulasyon ağırlıklı post-çoğaltımın dorukta yaşandığı çağ mı?

Hiçbir “gerçekliği” kalmayan günümüz dünyasında kuşku yok ki iktidar, benzeşime, zamanın yitimine, dolayısıyla da aynılaşmaya ve sonsuz çoğalan görüntülere terkedilmiştir. Böylece sonsuz çoğalarak gerçekliğini/anlamını yitiren görüntünün gerçekliği de tartışmalı olmalı diyerek onu öteleyebiliriz elbette. Ama ben kendimi bu kadar katı bir üslup fanatiği olarak görmemekteyim. Nihayetinde üslup ta günümüzde çok vazgeçilemeyen bir şey değildir. Günümüz sanatçısının geçmiştekinden ayrıksılaşan en önemli yönü kendisini bir anlayışın dar kalıplarına hapsedip önünü tıkamamasıdır. Sanatçı için öncelikli ve kutsal olan şey kendisini ifade etmesidir. Bu ifadeye en uygun, en güçlü aracın hangisi olduğuna inanırsa onu kullanır. Onun ötesi bana göre sanatçının arayışlarının önünü tıkar ve olası açılımlarını da ikincilleştirir. Öte yandan benimkisi ise yalnızca şu anın bir tercihi sadece. Belki de bu kadar popüler, bu kadar baskın ve hemen herkesin bir ön kabulle benimsediği bu tercihten, bu bakma şeklinden uzaklaşma isteği.

Türk resmindeki soyut geleneğiyle olan ilişkinizi nasıl tarif ediyorsunuz?

Sadece soyut değil, değişen süreç ve beklentilerim için muhalif ve Soyut Dışavurumcu eğilimlerin de uzun yıllar takipçisi oldum. Biçimlenmemde bu eğilimlerin çok etkisi oldu. Kendimden hep bir şeyler gördüm bu gelenekte. Gerek düşünsel dayanaklarım gerekse bunları ifade etmede, araçları kullanma şeklimin batıdan çok doğuya özgü olduğunu düşünmekteyim. Mistik atmosfer, nakış estetiğine uygun ince bir el işçiliği, bunlardan da önemlisi yansıtmayı arzuladığım dingin ve ruhani bir derinlik…

Mübin Orhon, Nejad Devrim, Hakkı Anlı gibi isimlerden hangisi size yakın, sizin dilinizi oluşturmanızda etkin, ilham verici olmuştur?

Önceki dönem resimlerim için daha çok Nejat Devrim derdim elbette. Ondaki geometrik parçalanmışlıklardan şiddeti tema olarak kullandığım uzun yıllar boyunca yararlanmıştım. Ama bugün için Mübin Orhon ve Hakkı Anlı demek daha isabetli olur kanısındayım. Kuşkusuz kendimi bu geleneğe eklemleyen biri olarak, söz konusu sanatçılarla güçlü kan bağlarımın farkındayım. Ama bunu bir aşama daha ileriye taşıyamam. Belki kalıtsallık gibi her birisinden bir şeyler taşımaktayım demem daha doğru olur. Şöyle ki: Mübin Orhon’un renklerindeki sonsuzluğu, yoğunluğu ve yalınlığı-Tıpkı Rothko’da olduğu gibi-; Hakkı Anlı’daki gerilim, enerji ve aynı zamanda korku ve kaygıyı deşifre eden derin duygulanımı kendime yakın görürüm. Ayrıca, referans aldığım bu sanatçı grubuna Türk sanatının aynı eksende duran, yaşayan ustalarını ve isimlerini, sayamayacağım kadar çok olan Batı’nın önemli isimlerini de buna dahil edebiliriz. Evet, toplumun sorunlu, tekinsiz ve kaotik kültüründen beslenen tüm sanatçılar benim için ayrıcalıklı. Bu geleneğe gerek dil gerek görsellik bağlamında yaslanmaktan çekinmiyorum. Ama benim için daha da önemlisi günümüz insanın ruhsal dünyası ile derin bir diyalog oluşturmak; kullandığım araçlar ile imgeyi algılamada farklılık yaratmaktır.

Mübin Orhon’a dönecek olursak Abidin Dino’nun onu müthiş bir tarif edişi var. Şöyle “Mübin’in aklı fikri Stael’in püfür püfür boya tekniğindeydi artık.” Rothko’nun izindeki Orhon’un, siz, ne kadar izindesiniz?

Orhon gibi tutkuyla bağlı olduğum bir sanatçı ne yazık ki yok. Günümüzde bu kadar doğrusal bir iz takibi olması gerektiğine de inanmıyorum. Günümüz sanatçısı bağlantılarına karşın daha özgür durabilmeli. Sanatçıdan kuşku duymamızı engelleyen şey: onun öteki sanatçılara değil kendi özgürlüğüne tutkuyla bağlı olmasıdır. Elbette zaman ve döneme bağlı olarak kesişmeler olmalıdır da. Bu anlamda Orhon ile bu dönem resimlerimin bir kısmında kesişmelerin olduğu akla gelebilir. Özellikle onun resimlerindeki monokrom ve karşıt lekesel etkilerin belirginleştiği geniş yüzeyler ve bunların dayandığı düşünsel arka plan ona ilgisiz kalmamı engeller. Bu ortaklıklar, geleneğe yaslanmak ve ona eklemlenmek açısından olumlu bir şey olsa gerek; ancak kullandığım plastik anlatım aracının farklılığı, imgeyi algılama şeklim, özellikle de çizgiye baskın yer veriyor oluşum ve onu katmanlaştırarak özgül bir yığıntıya dönüştürmem, aramızdaki farkları derinleştirmekte ve sanırım, beni daha çağımıza ait kılmaktadır.

Bir araç olarak resmi seçmenizde resmin hangi özellikleri etkili olmuştur?

Bakışlarımızın odaklandığı tuval yüzeyinin her zaman için bir direnç ve enerji ürettiğini düşünmekteyim. Onun bakışlara karşı direnen bir yönü var. Bu direnç amacına uygun ve yerinde kullanıldığında yapıt izleyenin karşısında ilahi bir varlık olmaya başlar. Bu yönü beni hala etkiliyor